“`html
Geçmişte Fısıldaşmanın Ardındaki Gerçekler
Konuşmak, susmak, ya da fısıldayarak iletişim kurmak… Bu durum, geçmişte birçok insan için bir hayat biçimi haline gelmişti.
O sıkıntılı dönemlerde, toplumda hissettiği baskı ve korku, insanların fısıldaşmalarına neden olmuştu. Bu suskunluk dönemi, korkunun yayılmasına zemin hazırladı. Tutuklananların varlığı hakkında konuşmak neredeyse yasaktı; aileler, onlardan gelen mektupları yok ediyor, çocuklardan saklıyordu. Çünkü herkes biliyordu ki “yerin kulağı vardır!”
O yıllarda çocuk olanların hatıraları, bugüne ışık tutuyor.
Rezeda Taysina, 1936’da babası tutuklandığında, “Hayatımızda her zaman ağzımızı sımsıkı kapatmamız gerektiği öğretildi,” hatırlatıyor. “Dilin yüzünden başın belaya girebilir,” şeklindeki ifadelerle büyütülenler, derin bir korku yaşamıştı. Komşularımızdan, özellikle polisten, korkuyorduk. Hala sosyal ortamlarda kendimi savunamıyorum, sesimi çıkaramıyorum; çocukluğumda öğrendiğim bu korku beni etkiliyor. Bugün bile bir polis gördüğümde titremeye başlıyorum.”
Marya Drozdova, o dönemdeki sessizliği şöyle açıklıyor: “Tanıdıklar arasında siyasal konular hakkında konuşmamak üzere sanki bir anlaşma vardı. Herkesin tutuklanması ya da polis tarafından ihbar edilmesi mümkündü. Bu ortamda, en yakın arkadaşlarım dışında biriyle siyasal bir tartışmaya girmek, muhbir ya da provokatör olma şüphesi uyandırıyordu… Dostluk ve akrabalık ilişkileri zayıflıyordu.” Emma Gerştayn, şair Mendelştam’ın 1937’deki durumunu yazarken, “Aramızdan ayrılan dostlar hakkında konuşulmazdı, herkes sessiz kalırdı. Sadece gözyaşları dökülürdü. O zamanların karakteri buydu,” diyordu.
İnsanlar boyunca konuşmadan ve korkuyla yaşadılar. Ancak 15 Haziran 1215’te Thames Nehri kıyısında imzalanan Magna Carta Libertatum, bu sessiz yaşamı değiştirebilecek bir belgeydi.
Geçmişte göz ardı edilen bu 63 maddelik Büyük Sözleşme, günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyor. Bu maddelerden biri, “Bir özgür birey, yasaların kendisi hakkında karara varmadan ya da adil bir mahkeme tarafından muhakeme edilmeden tutuklanamaz” diyor.
Bugün, insanlığın hikayesinde baskıya karşı imzalanan Magna Carta, insan hakları ve hukuk sistemleri açısından önemli bir referans noktasıdır.
Geçmişteki yargılama süreçlerinde sanığın “susma hakkı” üzerinde duruluyor. Susmak, suçun kabulü anlamına mı geliyor? Şüpheli, mahkum mu sayılıyor?
Latince söylenildiği gibi; Nemo tenetur se ipsum accusare… Hiç kimse kendisini suçlama zorunluluğu hissetmemelidir.
Günümüzde, suça karşı susmak, meşru bir savunma yöntemi olarak kabul ediliyor. Ceza hukuku çerçevesinde nemo tenetur, soruşturma ve yargılama süreçlerinde geçerlilik kazanıyor.
Bu ilke, suçlamaya karşı sanığı koruma amacı taşır. Yargılanan birey, kendi suçsuzluğunu ispat etmek zorunda değildir.
Mahkeme, sanığın beyan vermediğini göz önüne alarak değerlendirme yapamaz. İddia makamı, suçlamalarının kanıtını getirmek zorundadır. Sanık, mahkeme önünde sesini çıkarmadan durumu kabullenebilir, ya da suçlamalara dair ifade verebilir.
Susmak, yalnızca kişinin özgür iradesiyle seçtiği bir savunma yoludur.
Susma hakkı, bir kişinin kendini korumasının bir yoludur.
Eğer bir kişi, yargı önünde ifade verme kararı alırsa, bu onun beyanı olacaktır. Ancak, bu beyan, hukukun ve vicdanın denetimi altındadır.
Gerçekten de, ifade verme yöntemleri rızaya dayalı olmalıdır. Yasak yöntemlerle elde edilen ifadeler, geçerli kanıt olarak değerlendirilmez. Hiç kimse, yargı önünde kendine zarar verecek şekilde beyan vermeye zorlanamaz.
Anayasa, suç ve cezaya ilişkin esasları güvence altına alır; bu bağlamda, kimse kendi kendisini ya da yakınlarını suçlayacak beyanlarda bulunmaya zorlanamaz (Anayasa Madde 38/5).
Bu ilke, insanın kendini ve sevdiklerini suçlama zorunluluğunu ortadan kaldırmaktadır.
Birey, kendi aleyhine herhangi bir beyanda bulunmadan, bir suçu itiraf etmeye zorlanamaz. Hem kendisi hem de yakınları için delil vermek zorunda değildir.
Bu ilke, adil yargılanma hakkının güçlü bir teminatıdır.
Bu ilkenin korunması, Anayasa ve yasalarla güvence altına alınmaktadır.
Ceza davası, iddianamenin kabulü ile başlar. Sanığa, suçun niteliği ve hukuki durumu yargıç tarafından açıklanır.
Tüm bu süreçler, duruşma tutanaklarına kaydedilir.
Duruşmalar, okumalar, anlatımlar ve yazımlar üzerinden ilerler. Ancak bu üç kelime, adil yargılama ve masumiyet karinesi açısından hayati öneme sahiptir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2019 tarihli bir kararında, susma hakkı ile ilgili önemli değerlendirmelerde bulunulmuştur.
“Ceza muhakemesindeki delil ilkesi, susma hakkının klasik bir yansımasıdır,” ifadesi, sanığın mahkemeye karşı sorumlu tutulamayacağı anlamına geliyor.
Susma, şüphelinin suçunu itiraf ettiği anlamına gelmez. Bu hakkın iki yönü bulunmaktadır: Bir yandan, sanığın kendini suçlamaması, diğer yandan sorulara yanıt vermemesi durumunda aleyhine bir sonuç doğurmamasıdır.
Mahkeme, bu nedenle sanığın susması dolayısıyla olumsuz bir çıkarımda bulunamaz. Çünkü bu durum, sanığın kişiliği hakkında olumsuz bir değerlendirme yapmak için yeterli değildir.
Ceza yargılamasında, “her ne pahasına olursa olsun delil elde etme yolu” kabul edilmemektedir. Anayasa, hiç kimsenin kendisi veya yakınları aleyhine beyan vermeye zorlanmaması gerektiğini vurgular. Yasaların sağladığı bu hakların kullanılması, aynı zamanda mahkeme sürecinin adil olmasını gerektirir.
Bu nedenle, sadece sanığın susması dolayısıyla aleyhe bir değerlendirme yapılamaz.
Sonuç olarak, “okunur, anlatılır, yazılır…” prensibi, yargılama sürecinin temel taşlarını oluşturur.
Susmak, etkili bir yanıt veriş biçimi olup, özgürlük mücadelesinin bir sembolüdür.
Konuşma, yazma ve sessiz kalma süreçlerinin tarihi, insanın özgürlüğünün de bir teminatıdır.
Susmak, suçun kabulü anlamına gelmez; özgürlüğün ve savunmanın temel bir hakkıdır.
1Orlando Figes. Karanlıkta Fısıldaşanlar. YKY. İstanbul, Ocak 2011. Sayfa 291-292
2Hikmet Temel Akarsu. Magna Carta. Edebiyatta Hukuk. Papirüs Yay. İstanbul, Şubat 2023. Sayfa 76
(Fİ/NÖ)
“`